Şükran Moral: “Beyler siz 21.yüzyıla gelin, sizin orta çağınıza inemem”

1_7393_y4Ty6ulKUz-350x350

Okur Yazar olarak Mete Özgencil ve Umay Umay söyleşilerimizden sonra Türkiye’nin en sıra dışı ve cesur kadınlarından, dünyaca tanınmış avantgarde sanatçısı Şükran Moral ile konuştuk. Moral’ın tüm samimiyetiyle verdiği cevaplar, ses getirecek cinstendi. Lafı hiç uzatmayalım, Şükran Moral’a kulak verelim….

Sayın Moral hoş geldiniz, Önce kendinizden bahseder misiniz bize? Sanatsal çalışmalarınızın amacından? Hayata ve insanlara bakış açınızdan?

Hoş bulduk. Bu konuyla ilgili çok konuştum aslında. Şöyle izah edeyim; hayatımın amacıyla sanatsal işlerimin amacı sürekli çakıştı. Amacım yürekten inandığım projelerimi net bir şekilde anlatabilmek. İstanbul’un yeraltı sahnelerine girdiğimde genelev, hamam, akıl hastanesi ve morg gibi o ana dek kimsenin aklına buralara girerek iş yapmak aklına gelmemişti. Demek istediğim net bir tavır alınmamıştı. Tabuları yıkmak, hayatın içinde olmak bu iki tavrı çok önemsedim. Yine hapishaneye de girmek istemiştim fakat izin alamadık. O yıllardaki röportajlarımda bu isteğime de yer verilmişti. Sanatı ve yaşamayı misyon haline getirmek desem amacım çok yanlış olmaz. Evet biraz iddialı ve küstah.

Bir Türk kadını olarak bu kadar cesur olmayı nasıl başarıyorsunuz?

Cesaretimi sınayarak cesur olabiliyorum desem çok mu kapalı bir anlatım olur? Cesaret aşka benzer, aşkı ve cesareti deneyerek öğrenirsiniz. Bence en kötü şey ideallerin ve arzuların olmaması. Daha özele inersem; kendine güvenmek ve kimseden alkış beklemeden ileri gitmektir cesaret. Bu cesur lafını çok duydum teşekkür ederim ama daha önce cesur olduğumu hiç düşünmemiştim. Çok duyduğum için üstüne konuşmaya değer diye düşünüyorum. Cesur olmanın bedelini ödeyecek kadar da zengin olmalı insan. Bazen ailen seni reddedebiliyor, bir ailen bile olamıyor, bazen bütün ülke seni linç ediyor, bazen uzun yıllarca kimse işini almıyor, bazen sana sponsor olmak istemiyorlar, bazen en yakın arkadaşın sana ihanet ediyor, bazen yıllarca soğukta yaşıyorsun, yıllarca tatil yapamıyorsun, hastahane odasında yabancı bir ülkede ameliyat olmuşsun seni ziyaret eden kimse olmuyor, annenin cenazesine gidecek para bulamıyorsun..

1_7391_jSiXR9JwQV-450x450İşlerin sürekli sansüre uğruyor. Projelerini sergilemek istemiyorlar çünkü herkesin bir ailesi var. Yıllardır aç yaşıyorsun…Daha da kötüleri var ama bu kadarı yeter.Bütün bunları aşarsan kimse sana artık dokunamaz.

Olay yaratan sanat işlerinizden bahsedelim istiyorum. Genelev çalışmanızı anlatır mısınız? Nasıl bir ortamla karşılaştınız, neler yaşadınız, tepkiler ne oldu ve orada istediğiniz mesajı verebildiniz mi?

1997′de bu işlerimden kimse bahsetmedi. O zamanın küratörü benden tek kelime dahi etmedi. Yani 1997′de küratör hanımın mobbingine uğradım. İsmi Rosa Martinez’di. küratörün mobbingi yüzünden o senede işlerimin üstü örtüldü, o işlerimi yok saydılar. Her zaman olduğu gibi o andaki bir avuç sanat çevresi bunu biliyordu ama aldırış etmediler. O dönemde o kadar ünlü bir küratörün size karşı tavır alması ne demek biliyor musunuz? Neyse bütün bunları biyografimde anlatacağım. Ders alan olur belki. Yüksek kaldırıma gitmeden önce o yörenin komiseriyle konuştum. Öyle hop oraya gidemezdim.

KRAN_M~1Komisere biyografimi, hakkımda çıkan yazıları götürdüm. Anlatıyorum, şunu yaptım bunu yapmak istiyorum. Adam bana “bu manyak mı nedir?” gibisinden bakıyor. “Sanatçıysan git kağıtları boya” diyor.. “Normal kadınlar, aile kadını giremez” diyor. En sonunda benle baş edemedi dedi ki “bak biz seni koruyamayız, oranın kendi kanunları var eğer delinin biri seni bıçaklarsa içeri bile atmazlar, ona göre” Böylece bana gözdağı bile verdi. Tabi dinler miyim? Üç kişilik ekiple girdik ama kamerayı gören önce kaçmaya sonra da bizi itelemeye başladılar. O neden görüntüler sallanıyor. Bir evin pezevengini ikna edebildim sanki karşımda MOMA’nın müdürü var, saygıyla konuştum yine.Ona da katalog filan gösterdim. Olaylar çok uzun, oradaki kadınlara çok ama çok acıdım inan, anlattıkları şeyler korkunçtu.

Anlattıklarınızdan dahi anlaşılan çok zor şeyler yaşamışsınız. Peki hamamın erkekler bölümüne girerek bir performans da sergilemiştiniz? Bundan bahseder misiniz?

Dünya çağdaş sanatında o ana dek hamama girerek, yani hamamın gerçek yüzünü sanatsal amaçlı bu şekilde yapan olmamıştı. Çalışan bir hamama girdim ve de erkekler bölümüne. Bir kadın olarak ve İstanbul’da. Bunların hepsinin bir anlamı var. Hamamdaki buharı da mesela estetik bir veri olarak kullanmamdan kimse bahsetmedi çünkü olayın şokunu atamadılar. O yıllarda benden sonra hamam üstüne çok iş yapıldı gerek biz de gerek batıda ki sanatçılar. Ama o ilkti…

Sukran Moral / Hamam Performance Istanbul 1997

Kadına verilen 3 çocuk doğur görevini veya medyada paramparça edilen kadın kimliğini yansıtan ve ses getiren “Jinekoloji masasına yatarak bacak aranıza monitör yerleştirme” görüntünüz vardı? Çok tepki almış olmalısınız. Ancak bence dayatılan doğurganlığın ve toplumda kadına biçilen rolün kabul edilemeyişiydi mesajınız. Ne durumda toplum peki, dikkati çekmeye çalıştığınız o performanstan bu güne?

O işimi 1996 yılında yaptım ilk olarak. Göndermesi yoğun ve çok yönlü açıklamalar açık bir iş. Yine görmezden geldiler ama o yıllarda jinekoloji masasına yatarak bir iş yapan yoktu. Jinekoloji masası ilk planda, seçilmiş bir sanat objesi. Yıllarca kadınlarımız o masada doğurdu ve o masa çok önemli. Dikkat edin o yıllarda şu andaki internet ve cep telefonu bile yoktu veya yaygın değildi. Tek olay TV. O TV aslında bugünkü teknolojiyi işaret ediyordu bence. TV’den benim seçtiğim yaptığım videolar gösteriliyordu. Yani monitör vajinayla yer değiştiriyordu. Vajina konuşuyordu, beyler..Vajina dile gelmişti!

Bunu görselliğe dökmek çok sert radikal bir olaydı, Avrupa’da bile. 3 çocuk meselesine gelince; Buna bir de “hamile kadın sokağa çıkamaz”ı da eklesek???

Evet son yılların ve ayların en akıl almaz mobbinglerine “hamile kadın sokağa çıkamaz” da eklendi. Haklısınız. Ne söylemek istersiniz tam da yeri gelmişken?

Hah bu sorunla orta çağın göbeğine geri geldim. Sanki elimizde ışınlı tele kumanda var ve birden orta çağ. Yani ben 21.yüzyıl sanatçısıyım orta çağın sorularına cevap vermek zorunda mıyım? Yok beyler yok siz 21 . yüzyıla gelin ve burada konuşalım.

Türkiye’de kadın olmak her dönem zordu, hele şimdi daha da zor. Bunu biraz konuşabilir miyiz? Zira, sizde Türk toplumundaki kadına yapılan şiddeti, gördükleri kötü muameleleri, töre cinayetlerini, çocuk yaşta evlilikleri, doğurganlığı, dayatmaları, namus meselelerini ve meta olarak cinsel kimliklerinin dışında değer görmemelerini işlediniz sanatsal eylemlerinizde.Hatta bir cümleniz vardı “Kadın vajinası tek suçlu?”

Evet hep suçlu. Bu da 2009′da yaptığım bir işimin ismi. Bütün bu korkunç olaylar nedeniyle yapmıştım. Farkındaysanız, çok kitap okumadan da bunu görebilir insan. Kadını aşağılayan, hor gören, ikinci sınıf vatandaş gibi yaşatan yok araba kullanmasın, şöyle giyinsin, hamileyse sokağa çıkmasın diyen ülkeler de savaş var. Araplar mesela hepsinde de iç savaş var birbirlerini öldürüyorlar.. Eğer bunun cevabını verirsek kadın meselesi çözülür. Kadına karşı yobazlıkla iç savaşlar paralel yürüyor. Adamlar petrolünü kaybetmişler, vatanlarını, insanlarını hala 3/4 kadın alalım peşindeler. Ne kadar zekiler değil mi?

Hem de çok! Peki şunu sorayım Şükran Hanım. Karadeniz’in küçük bir kasabasında doğdunuz. Orada yaşayan kız çocukları tehdit altında olduğundan bahsetmiştiniz, Anadolu’nun belirli bölgesinde yaşanan küçük kızlara karşı uygulanan baskılar, tecavüzler ve evlilikler ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

1_7401_AzGkhOkPZr-350x350Şu anda “küçük kız çocukları sorunu” çığ gibi büyümekte, yani dedim ya Arapları örnek alıyoruz. Küçük yerlerde kız çocuklarını okula göndermemeye devam ediyorlar. Bir kadının cahil olması demek toplumun gelişimini de etkiler. Bunlar son teknolojiyi kullanarak hala iki bin sene önceki davranışları bu günde yaşatmak istiyorlar. İki bin sene önce ısıtma yoktu o zaman evini ısıtma, uçak yoktu, uçağa binme. Buzdolabı kullanma. Ama kadına gelince o zamana uygun değerleri geçerli kılmak istiyorlar!

İlgilendiğiniz konulardan biri de; Trans bireyler. Trans bireylerin özgürlükleri ve yaşamsal hakları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Evet, bu konuyla yeni ilgilenmiyorum zaten politik desteklerimi yıllar önce de veriyordum . 1998′de TRANS İSTANBUL isimli bir proje yaptım. Çünkü bence İstanbul bir transa benziyor şehir olarak. Cazibeli, baştan çıkarıcı, kolay olmayan ama heyecanlı bir şehir. İşte trans cinayetleri de aynen kadın cinayetleri gibi nefretten ve cahillikten kaynaklanıyor. Toplum iki yüzlü. O zaman neden translarla olmak için can atan erkekler ordusu var. Çoğu da evli barklı adamlar! İki yüzlüler de ondan.

İnsanların mahrem gördüğü konuları açık yüreklilikle ortaya koydunuz hatta linç edilmek istendiniz? Bireyler, gizli kapaklı yaptıkları ve yaşadıklarının yüzüne vurulmasında mı rahatsız oldular?

1_7387_GORTGcZ5e9-350x350Aslında benim yaptığım işler yedikleri haltların yanında cidden çok masumlar. Onların rahatsızlığı mahrem olması değil, mahrem diye sundukları sahtekarlıkların bir sanat diliyle anlatılması. Düşünsel eylem haline gelmesi onları rahatsız ediyor. Rahatsız etmeye devam…

Sanat adına pek de iyi şeyler olmadı son dönemlerde. Emek Sineması yıkıldı, tiyatrolar kapandı, heykele “ucube” dendi,”böyle sanat eserine tükürürüm kaldırın çabuk” söylemleri yaşandı. Siz ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de sanata ve sanatçıya gerek devlet, gerek toplum tarafından bakış açısı ne durumda?

Hiç bu dönemde olduğu kadar sanata ve sanatçıya saldırıldığını görmedim. İktidarın medyası, her köşe yazarı adeta sanat eleştirmenine dönüştü, “yok tükürürüm ben böyle sanata”, “yok bu bir sanat mı” diyerek sanatı “ahlak” ile hizaya getirmeye çabaladılar. Yazar kasalar, okuyucu kitlesini kışkırtarak sanatçılara karşı bir nefret, bir ötekileşme kampanyası başlattılar. Sanatçılarımızın yurt dışı başarılarını küçümsemeyi de adeta bir görev bildiler. Muhalif çıkışlara hiç bir tahammülleri olmadığı gibi cahil olduklarından David heykeli sünnetsiz olduğu için aşağılayabildiler. Bunlar ne Oscar’ı, sanatçıyı, ne de Nobel almış yazarı umursamıyorlar. Çünkü düşündükleri tek şey iktidarda kalmak ülkeyi keyiflerine göre yönetmek. Çünkü saf halkı cennetin anahtarının onlarda olduğuna inandırdılar. İroniye bakın ki rant kültürünün de tek açılımı millete vaat edilen anahtarlar…

Dünyada ilk kez bir kadın kendini İsa’nın yerine koyma cüretinde bulunduğu eseriniz çok ses getirmişti ancak sanırım İtalya’da bir kere sergilenebildi. Katoliklerin hoşuna gitmediğini biliyoruz. Geçen zamanda yankıları neler oldu? Feminist Hatta Sotheby’s’in Londra’daki Türk Çağdaş Sanatı müzayedesinde 12500 sterline satıldı o eseriniz, yanlış bilmiyorsam?

Yanlışa yer vermemek için ilk kez söylüyorum nedeni; bir kadın sanatçının kendisini çarmıha germesi ve altına basarak, evet ben kendimi Cristo yerine koyuyorum demesi. Sanat tarihi böylesine küçük ama gözden kaçamayacak kadar etkili davranışlarla ilerler. Tabii ki bu işim İtalya’da da sansüre uğradı, yıllarca gösteremediler. Gösteremediğim o kadar çok işim var ki bir gün hepsini gösterme imkanı bulursam sonucunu merak ediyorum.

Sukran Moral / Speculum 1996

Bizde merak ediyoruz açıkçası Şükran Hanım. Ya İtalyan senatosuna aday gösterilme döneminizden bahseder misiniz?

2005′ti. İlk kez “İtalyan Senatosuna aday olur musun” diye teklif geldi, çok şaşırdım. Çünkü,
Burada Almanya’da olduğu gibi önemli bir Türk cemaati yok, yok denecek kadar az. O halde bu sadece benim sanatçı kişiliğime güvenmelerinden kaynaklanıyordu. Irkçılığın yüksek olduğu bu ülkeden İtalyan Senatosu’na aday ilk Türk’tüm. Kabul ettim ama ilk toplantılarda halka Dante’nin Cehennem’inden parçalar okudum. Sözcükleri değiştirerek. Benim parti yeterli oy alamadı ama Prodi’yle birleştiler. Politika bana uygun değil. Önemli bir milletvekili adayı kadın çantasını asansörün önüne bıraktı ve bana baktı. İstediki taşıyayım. Ben de “kusura bakmayın ben bir sanatçıyım kimsenin çantasını taşımam” dedim açıkça. Afalladı.

İnanılması güç bir başarı ve cesaret olarak bakılmalı bence o geçtiğiniz süreç. Peki Şükran Moral şu an ülkenin geldiği noktayı nasıl tanımlıyor?

Biz de iyi bir muhalefet parti yok. Olsaydı sorun kalmazdı. 1980′li yılların askeri darbesini de gördüm, ama bu kez çok değişik; ayaklanan öğrenci kesimi değil tek başına halkın kendisi. Büyük kaygılar da yok değil , senaryo hep aynı. Kötü bir senaryo, ortadoğu projesinde nedense halk diktaya karşı ayaklanıyor, sonuçta iktidara ya asker veya fondamentalistler geliyor. Bu kadar tesadüf olamaz. Batı bir yandan karşı çıkar gibi yapıyor öte yandan Ortadoğu’ya dikta rejimlerinin gelmesine yardımcı oluyor, neden acaba???

1_7390_UlFTwbhcm4-300x300O halde tam da yeri gelmişken Gezi Parkı direnişi için ne söylemek istersiniz?

Gezi Parkı dünya halkları etkileyen çok önemli bir halk direnişidir. Yalnız ben bu direnişin Türkiye Baharı olmamasını dilerim. Çünkü Araplar demokratik örgütlenmeyi başaramadıkları için, yine diktaların egemenliğine geçtiler..

Bu bir süreç ve devam ediyor… Mücadeleye devam!

Size dönelim. Bir dönem şiirleriniz ve yazılarınız çeşitli mecralarda yayımlandı. Yazmaya devam ediyor musunuz?

Yine 1980′li yıllarda Tersane’den Anama diye bir şiir yazmıştım.
Bak şimdi nasıl gündeme geldi! Şiirleri o yıllarda kalsa da bişeyler yazıyorum arada.

 Sosyal medya hakkında düşünceleriniz neler peki? 

Bu meselelerde içlerinde namuslu çok insan çıktı. Toplumsal duyarlılığa korkusuzca eğilen. Ötekilere de yuhhh diyorum.

Şiir peki?
Şairleri çok severim , onlar bir çok konuyla olduğu gibi, toplumun nabzını da tutuyorlar, olaylarla ilgileniyorlar. Yeni nesil çok kuvvetli. Fırat Demir, Burak Dikoğlu ve zaten tanıdığınız Mahmut Temizyürek’in şiirlerini çok severim.

 Okur Yazar takipçilerine ne söylemek istersiniz son olarak ?

Okur Yazar’a teşekkür ederim. Mesajım; Sevgilerine layık olabiliyorsam ne mutlu bana. Çok zenginim demektir. Bir de son olarak Che Guevara’nın cümlesini anımsatarak herkese selamlarımı iletiyorum…

“Savaşan kaybedebilir, savaşmayan çoktan kaybetmiştir.”

Reklamlar

Umay Umay: “Kalanımı merak ediyorum. Soluşumu, yolculuğun sonunu.”

Umay Umay, müziği ve tavrıyla 90’lı yıllara damga vuranlardan. Popüler olmak gibi amacı olmadı hiç. Ama işleri hep takip edildi. Müziğinin yanı sıra şiir kitaplarıyla beğeni topladı; fotoğrafçılığıyla ilgi çekti. Umay Umay ile kitaplarını, hayatı, sosyal medyayı, müzik, şiir ve fotoğrafı konuştuk.
Görsel
OKUR YAZAR – UMAY UMAY SÖYLEŞİSİ
OKUR YAZAR: İlk albümünüz “Umay Umay” oldukça ses getirmişti. Barlas sözleriyle; Teoman, Şebnem Ferah, Özlem Tekin vokalleriyle size eşlik etmişlerdi. Nasıl anımsıyorsunuz o zamanları?

UMAY UMAY: Çok alkollü. Dumanlı. 5 vites. Kahkaha, kavga, ihtiras, tutku gibi gibi..

OKUR YAZAR: Beyoğlu deyince siz akla gelirdiniz? Hayal kahvesi? Nasıldı peki Beyoğlu’nda hayat o yıllarda? Şimdi nasıl?

UMAY UMAY: Kimse adına konuşamam ama her şey gibi Beyoğlu da değişti. Evet ben Beyoğlu’nu cesur ve güzel yaşadım. Şimdi orada onları yaşayacak ne kültür var ne de ben gencim. Kendimizi bir aile gibi görüyorduk. Burnumuzun kanayacağını bile bile atlıyorduk her meseleye çünkü arkamızda kocaman bir aile vardı. Kimse kimseye sırtını dönemezsin. Ayıptı dönmek. İçip içip el ele koşardık düşünsene. Şimdi Beyoğlu’nda hayat olağan ve silme ofis. Oradaki evimi kapatmam. Orası benim de kendimi hatırladığım duygusal, öfkeli, mavi saçlı ofisim. 

OKUR YAZAR: Daha sonrası Mete Özgencil ile yollarınız kesişiyor? Mete Özgencil deyince Umay Umay neler söylemek ister?

UMAY UMAY: Yaklaşıp uzaklaşan uyum…

OKUR YAZAR: Bütün bu süreçlerden, bu denli üretkenliğin ardından; bir suskunluk dönemi mi yaşadınız? Neler oldu sonrası?

UMAY UMAY: Evet. Uzun süre canım hiçbir şey istemedi. Evlerden de dışarı çıkmıyordum. Kendimden bile dışarı çıkmıyordum. Bu iyi oldu. Hissettim, hissettim, hissettim. Hayal ettim, hayal gördüm, hayallerimi hayal ötesi yerlere taşıyabildim. Sarsıcıydı. Bedenimi bile yavaşlattım. Ordan oraya atlamamayı hem bedenimle hem zihnimle çalışıp öğrendim. Kendim için sihirli olana yaklaştım. Onu sevdim, korudum, büyüttüm. Çocuklarım için yemek yapmayı öğrendim. 

OKUR YAZAR: Çiğdem Erken’in yeni albümü “İstanbul Kızı”, Ada Müzik’ten yayınlandı. Albümde yer alan “Naz” adlı şarkı için Cevapsız Ağrı’dan bir şiir okudunuz, Sesle öpüşmeyi özlediğinizi söylemiştiniz. Böyle sürprizler görmek, dinlemek istiyoruz, var mı ufukta projeler?

UMAY UMAY: Bir iki düet sözü verdiğim halde gidip söyleyememiştim. Çok sevdiğim müzisyenler üstelik. O adımı bir türlü atamadım. Yapamıyorum, gelemiyorum diyerek özür diledim. Anladılar. Çok kapalı yaşadığımı ve şarkı söylemekle ilgili sorunlarım olduğunu biliyorlardı. Daha doğrusu dışarıyla ilgili sorunlarım. Çiğdem’e şiirimi okumaya gittim ve stüdyoda mikrofona birkaç adım kaldığında ağlamak istedim. Ağlamadım tabi ama bedenim sanki eski umay’a çok hızlı geçiş yaptı. Birden bire, inanamadım kendime. Daha şiiri okumadan hissettim başıma ne geldiğini. Stüdyodan çıktığımda Beyoğlu’nda gözlerimden yaşlar akıyordu. Dedim; Umay seni çok özledim.. ve albüm yapmaya karar verdim. 

Eğer yine kaçmazsam ekimde stüdyodayım müthiş bir ekiple.

OKUR YAZAR: Harika haber bu söyleşimizi okuyanlara müjde olsun ilk bizim vasıtamızla o halde. Peki, siz şimdiki zamanın şarkılarını nasıl buluyorsunuz?

UMAY UMAY: Her zamanki gibi iyiler ve kötüler, tuhaflar ve vasatlar. Öyle ilerliyor zaman da, şarkılar da. Çok sevdiklerim var elbet. 

OKUR YAZAR: Yazarlık mı yoksa şarkı söylemek mi? Hangi ruh halleri bir diğerine yakınlaştırır sizi? Şimdi neresinde Umay Umay?

UMAY UMAY: Hayat değil kendiniz! Kendiniz kendinizi öyle bir yere götürürsünüz ki artık birinin diğerinden fazla farkı yoktur. Artık ne yaparsanız onu seviyorsunuzdur. Bu dikiş dikmek bile olabilir. Ki dikiş de farklılıklarını yarattığı an büyük sanat. Bence elbette. Müziğe çok uzak kaldım, ondan korkuyorum. Yazmaksa hep yanımdaydı. Elbiselerime kadar yazdım. Kalkmaya üşenip çarşaflara yazdım. Yazıyla batarak çıkarak beraberlik evet!Evet de hep müziğe gömüldüm. Hep.

OKUR YAZAR: Şarkı ve şiirlerinizde canı yanmış ama yine de hiçbir şeye ‘eyvallah’ı olmayan bir kadın var. Öyle midir gerçekte Umay Umay?

UMAY UMAY:  Öyleyim, sanki.

OKUR YAZAR: Kırmızı? Umay Umay rengi sanırım. 
Yazı ve şiirlerinizde insan hissediyor vurgusunu ?

UMAY UMAY: Kırmızıyı sevmeyen yoktur. Haa vardır vardır, korkaklar sevmez evet.

OKUR YAZAR: Nette hakkınızda bir çok şey yazılmış çizilmiş. Çoğu güzel şeyler. Bir tanesi vardı,”camlar ülkesinin kraliçesi olduğuna inananlar için kalbi camdandır” Etkileyici bir tanımlamaydı? Umay Umay’ın kalbi çok mu kırıldı? Aşk hakkında ne söylemek ister, bu denli derin yaşayan ve yazan bir kadın olarak?

UMAY UMAY: Kırıklar üstüne çok laf etmeyi sevmiyorum artık. Üretirken tepemde duran algıyı, altımdaki denizi, yanımdaki kuyuyu, arkamdaki dağı artık röportajlarda dillendirmek istemiyorum. Kaldı ki iyi bir okuyucularım bu soruların cevabını kitaplarımda keşfettiler. 

Beni sevenler hakkımda güzel laflar eder doğru. Sağ olsunlar. Ama kimsenin görüşünü ne olumlarım ne olumsuzlarım. Memnuniyetim de memnuniyetsizliğim de ben de saklı kalsın. 

Yine de çok sevilmeyen biri olarak beni sevmeyi denemiş veya başarmış herkese tek tek tüm kalbimle teşekkür ederim.

OKUR YAZAR: “Ben insanın doğduğunda Tanrı’ya ulaştığını düşünüyorum.” Bu düşüncenizin özünde yatan neydi içinizde? 

UMAY UMAY: Tam da dediğim gibi “Ben insanın doğduğunda Tanrı’ya ulaştığını düşünüyorum.”işte. O kadar net. 

OKUR YAZAR: Kitap kapaklarındaki görseller sizin eseriniz. Fotoğrafla olan yakınlığınız nasıl başladı? Hatta fotoğrafa olan ilginiz arkadaşınızı kaybetmenizle başlamış?

UMAY UMAY: Bir tutunma meselesiydi. Anı sesle yakalamak ne büyülüydü. Susmanın en kıymetli yollarından biriydi. Hem hareketli hem dondurucu. Fotoğraftan çok şifa aldım. Ağrı kesiciler bile fotoğraf kadar şifa vermedi bedenime. Şimdi sadece kendimi çekiyorum. Niye mi? Kalanımı merak ediyorum. Bana benden ne kaldıyı. Soluşumu, yolculuğun sonunu. Gülerek ya da üzülerek. Merak tetikleyicidir. 

OKUR YAZAR: Çekim yaparken nasıl oluyorsunuz? Fotoğrafla ilgili paylaşmak istediğiniz projeler?

UMAY UMAY: Meraklı. Gergin. Heyecanlı. Sergi kabul etmiyorum. Kitap olarak basılacak. Daha var.

OKUR YAZAR: Bütün bu çalışmalarınızı nereden takip edebiliriz? 

UMAY UMAY: Arayan bulur aslında. Sadece twitterımda bile adresleri var. 
çok adres vermek iyi değil 

OKUR YAZAR: 34 U 442/Veda Busesi, Orospu Kırmızı, Rüya Duvarları, Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli, Sokaklar Uyudu Artık Öpüşebiliriz’den sonra geçtiğimiz ay yayımlanan Cevapsız Ağrı ve Umay Umay Remix. Yolda yeni kitaplar, projeler var mı?

UMAY UMAY: Var. Cem Adrian la sadece ikimizin olduğu- defter+cd projem var. becerebilirsek o yayınlanacak hemen. Önümüzdeki ay buluşacağız. Bakalım olur mu. Bilemiyoruz. Ki onla kahve içmemiz bile müzik gibi. 

OKUR YAZAR: Sözlere dokundukça kanayan ve karanlık çıkmaz sokakta bir ağacın gölgesi arkasına saklanmış küçük bir kız çocuğu seziyor insan sizi okudukça? 

UMAY UMAY: Eşşek kadar kadın olarak buna ne diyeceğimi bilemedim. 
Kaçabilir miyim?.)

OKUR YAZAR:  Tamam şöyle sorayım o halde. “Bir şeye, bir ada, bir konuma ait olmayı hiç sevmiyorum.” demiştiniz bir söyleşinizde. Bu ruh halinde misiniz çoğunlukla?

UMAY UMAY: Demiştim, evet öyle. Öyle hissediyorum. Öyle davranıyorum. Öyleyim…

OKUR YAZAR: Hayatınızda kalemiyle önemli bir yere sahip Füruğ Ferruhzad deyince neler söylemek istersiniz, nasıl bir bağ kurdunuz? 

UMAY UMAY: Furuğ denince akan sular da durur, yazılan şiirler de, kırmızı güller bile durur. Furuğ hep yanımdadır. Daha ne diyeyim bilmem ki. Bir gün sadece ona bir gül bırakmak için İran’a gideceğim. 

OKUR YAZAR: “Çok güzel seviştim. Her şeyle seviştim. Hayatla, müzikle, her şeyle. O seks yaptıklarını sananların ulaşmak istedikleri yerde o kadar çok vakit harcadım ki.”der Umay Umay. Peki insanların ulaşmak istedikleri noktaya vardıklarından onları canlarının yanışı ve hayal kırıklığı mı bekliyor ?

UMAY UMAY: İnsanlar; bu can yanması, kırıklık, kırgınlık gibi duygularla çok farklı duygularmış gibi ilgililer. Oysa onlar uyumak uyanmak, su içmek, neşelenmek, hatta mutluluktan gerinmek kadar doğaldır ve onlar kadardır. Ayrıca bir ruhun yorulacağına inanmam. Yeri azalır. En azından bende öyle. Yorgun değilim yerim az. Fazla şey alamayacak kadar dolu. Bu aksine dinamik demek. Sobada elinizin yanması bazen kalbinizin yanmasından daha şiddetlidir. Bu yanma kavrulma hallerine çok mesafeli olunmalı. ACIM HADDİNİ BİLİR! Haddini bilmeyen acıdan da hoşlanmam. Acı mağrur bir şey.. Onu ucuzlatamam. Boynunu eğemem. Acının boynu diktir. Bunu bilenin acısı mağrur, dik, mesafelidir evet. 

OKUR YAZAR: Kazım Koyuncu ile paylaşmak istedikleriniz. 
Bir söyleşi yapmıştınız en son?

UMAY UMAY: Kazım’la ilgili röpörtajları hep reddettim yanılıyorsunuz. Arkasından yapılan cd’ye yazı bile vermedim. Televizyonlarda caf caf konuşmadım. Yasımı saklı, korunaklı yaşadım. Bazen kendi özel röportajlarımda soruların bazılarına kısa cevaplar verdim. Kazım gitti, bu kadar. Henüz konuşmak için erken. 

OKUR YAZAR: “Kuzey bir zamanlar doğduğum yerdi, sonra küstüğüm ve kaçtığım yer oldu, sonra bütün ruhum bir kuzey uçurumu gibi şekillendi” Hala o uçurumlarda mı geziniyor, o rüzgarı hala yüzünde hissediyor mu Umay Umay?

UMAY UMAY: Sık sık ve çok sert hissederim hala…

OKUR YAZAR: Peki, sosyal medya hakkında düşünceleriniz neler? Sosyal medyanın hızla yayılmasıyla farklı bir yazar kuşağı ortaya çıkıyor. Ayrıca klipler video platformlarında tıklanmayla değer görüyor artık, Popüler kültürün belki sonucu, siz nasıl görüyorsunuz, baş döndürücü bu süreci?

UMAY UMAY: Başım dönmüyor. İlgiyle izliyorum. Azaltıcı buluyorum sadece. Çelimsiz ve azaltıcı. Hem kitabını bastıramayan- şarkısını, filmini yaptıramayan genç elbette kendi yapar kor. Bunda şaşılacak, küçümsenecek bir şey görmüyorum. Ama her şey çöplüğe dönünşünce elbette azalma, değersizleşme başlar. Şeker hastalığı gibi görüyorum bütün olanı biteni. Bir yeri onarırken diğer yer hastalanıyor. 

OKUR YAZAR: Sosyal medyada edebiyat yapılabilir mi ve takip ettiğiniz isimler var mı?
UMAY UMAY: Takip ettiğim edebiyat blogları, yazarları yok. Edebiyat her yerde yapılabilir. Edebiyatsa da değilse de. İyi edebiyat her yerden görünür. Ama nette ama kağıtta, ama bir bakışta.. benim için etkilemenin kuralları, mekanları, patronları yok. Etkile de nerde, neyle, nasıl etkilersen etkile.

OKUR YAZAR: 2013 ve duyarlı tüm insanların hayatına damga vuran Gezi Parkı direnişi hakkında Umay Umay neler söylemek ister?

UMAY UMAY: Çok güzeldiler. Çok haklıydık. Hep beraber Çarşı’lı olduk. Bu eylemde insanlar ve etkileme gücü adına incelenmesi gereken tek adres Beşiktaş çArşı. İlk sinerjiyi ve cesur sinerjiyi onlar yaydı. Tümüyle onlar yaydı. Onları çok seviyorum.

OKUR YAZAR: Sizi okumak, dinlemek, fotolarından seyretmek zamansız geliyor insana. Zamansızlığı hakkında neler söylemek ister Umay Umay?

UMAY UMAY: Ayıkken görülen rüyalar….

OKUR YAZAR: Okur Yazar sayfası sosyal medyada kültür sanat edebiyat alanında yepyeni bir heyecan katmak için yola çıkan bir oluşum. Okur Yazar sayfasını takip edenlere mesajınız?

UMAY UMAY: İlgiyle takip ediyor ve beğeniyorum. Kısaca kendinize batıp çıkın. Gerisi çer çöp bu ortamda..

OKUR YAZAR: Teşekkür ediyoruz sevgili Umay Umay bize vakit ayırdığınız için.

UMAY UMAY: Ne demek zevkti, ben teşekkür ederim.

Foto: Umay Umay